Tunus’u Arap Baharına Sürükleyen Nedenler

Başlığa bakıp siyasi bir analiz yapacağım düşünülmesin hemen. 2011 yılına damgasını vuran ve Arap baharı diye adlandırılan devrimler silsilesinin başladığı yerdi Tunus. Bundan üç yıl önce yaptığım Tunus seyahatinde gördüklerimi, yaşadıklarımı aktaracağım sadece.

Tunus 1956’da Fransız işgalinden kurtulup bağımsızlığını ilan eder. İlk devlet başkanı da Habib Burgiba’dır. O, yönetimi boyunca despot yönetim süren bir diktatördür. Ölene kadar kendini devlet başkanı ilan eder. Fransa’yla olan bağını koparmaz ama sosyalist tavrını da göstermekten hiç çekinmez. 1987’de daha önce başbakan olarak atadığı Zeynel Abidin Bin Ali askerin de desteğiyle kansız bir darbeyle yönetimi ele geçirir. Lider değişir ama anlayış değişmez. Bin Ali, aynı despot yönetime devam eder. Zaten ilk yaptığı iş Burgiba’ya ait her şeyi ortadan kaldırmak olur. Örneğin, şu anda 7 Kasım Meydanı’ndaki saat kulesinin olduğu yerde daha önce, Habib Burgiba’nın heykeli varmış.

Bin Ali, kendi ‘tahtını’ korumak ve sağlamlaştırmak için bir takım önlemler alır. Bunlardan en önemlisi sivil polis güçleridir. Ülkenin her tarafına hafiyeler, muhbirler yerleştirir. O zamanlar sokaklarda görünenlerin, polis sayısının üçte biri olduğu, üçte iki kadar da sivil polis olduğu söyleniyordu. Bir isyanın çıkmasını engellemek için 5-10 kişinin bir araya gelmesi O’nu endişelendiriyordu. Çünkü selefi gibi bir darbeyle yok olmaktan korkuyordu. Böylece ülke bir polis devleti haline gelir.

2008 yılında yaptığım Tunus seyahatinde karşılaştıklarım bütün bunları kanıtlar nitelikteydi. Ülkede askeri ve idari binaların fotoğraflarını çekmek yasaktı. Çekmeye kalkıştığınızda eğer görürlerse hemen uyarıyorlardı. Özellikle polislerin fotoğrafını çekmek suçtu. Yanımdaki arkadaş arabayla giderken bir caddenin fotoğrafı çekmek istemişti, tam o sırada araya polis denk geldi. Polis hemen arabayı durdurup elimizdeki fotoğraf makinesini almak istedi. Turist olduğumuzu, onu çekmek gibi bir niyetimizin olmadığını anlatmaya çalıştık. Gözünün önünde fotoğrafı silerek güç bela makineyi kurtardık.

Şehirlerarası yolculuğumuz süresince sık sık polisler tarafından durdurulduk. Kiminde arabamız bile arandı, pasaport numaralarımız alındı. Bazıları turist olduğumuzu, bazıları Türk olduğumuzu öğrenince fazla üstelemedi. Anlayışlı olan bir kısmıyla da güzel muhabbet ettik. Ama o kadar çok durdurulduk ki, bu, bir süre sonra çok can sıkıcı bir durum haline gelmeye başladı.

İnsanlar genel anlamda sindirilmişlerdi. Bu yüzden ne geçmişten konuşmak istiyorlardı ne de politikadan. Bir cumhuriyet olarak gözükse de tam bir diktatörlük vardı. Her an taksi şoförü veya satıcı olarak bir sivil polisle karşılaşma ihtimali bütün toplumu ürkütmüştü. Bir ara rehber olan arkadaşa caddedeki reklam panosunda devlet başkanı Bin Ali’nin fotoğrafını gösterip burada ne yazıyor dedim. ‘Aman, dedi, sesli bir şekilde Bin Ali deme, elinle de gösterme!’

Sokakta en ufak bir tartışmada polisler bitiveriyor, müdahale ediyorlardı. Kavganın cezası çok büyüktü. Bu, ülkeyi daha güvenli hale getiriyor ama tabii ki asıl amaç bu değil. Bir isyan çıkıp Bin Ali’yi yerinden etmesin.

Bu kadar baskı ve zorba rejimi elbet bir gün patlak verecekti. Baskı rejimlerinde ihtilal meşru bir haktır. Nihayet patlak, Bin Ali’nin çalışmadığı yerden, ekonomiden verdi. Protestolar arttı, isyan başladı. Bin Ali en akıllıca yolu seçti ülkeden kaçtı. Direnseydi, sonunun daha sonra yaşanan olaylarda, Libya lideri Muammer Kaddafi veya Mısır lideri Hüsnü Mübarek gibi olma ihtimali de vardı. O, daha bu örnekleri görmeden en doğru yolu seçti. Çünkü zamanında Habib Burgiba’yı devirdiğinde O’nu 13 yıl gözetimde tutup, sefalete yollamıştı. Devrilen bir diktatörün içler acısı halini çok iyi bilmekteydi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.