Himbalar

Bir film setine konuk oluyoruz. Setten çok film platosu gibi burası. Anladığım kadarıyla ilkel çağlarda yaşayan bir kabileyi konu alan bir filmin çekimlerindeyiz. Senaryo hakkında en bir ufak fikrimiz yok. Belki bir sahne çekilecek, belki de filmin tamamı burada geçiyor. Filmdeki oyuncuları tanımıyorum, hiçbir filmde rastlamadım şimdiye kadar. Yıldız oyunculardır belki, çünkü çok yetenekli oldukları kesin. Adeta rollerini yaşıyorlar. Sanki o dönemlerde yaşamışlar, bu rol için doğmuşlar. En büyüğünden en küçüğüne kadar hiçbir sahtelik yok hareketlerinde, konuşmalarında, hissettiklerini aktarmalarında. Bu kadar iyi oyuncuyu biraraya toplamak ‘casting’ başarısı olmalı. Tamamlandığında yılın en çok ödüllü filmi olur tahminimce.

Yönetmeni de göremedim ama çekimler devam ediyor. Oyuncuların hepsi rollerini iyi ezberlemiş olmalı ki hiçbir sahne ikinci kez çekilmiyor. Montajı da kolay olur heralde. Suflörü de göremedim gerçi, unuttuklarında sözleri hatırlatsın oyunculara. Muhtemelen stüdyoda seslendireceklerdir. Belki de dublaj yapılacaktır, çünkü konuştukları dili anlamıyorum. İlk geldiğimizde oyunculardan en yaşlı olanı “moro” diyerek karşıladı bizi. “Merhaba” demekmiş kendi dillerinde. Neyse ki yanımızda bir rehber var. Rehbersiz kabul etmiyorlar buraya. Bir de gelirken un, yağ, şeker aldık şehir merkezindeki marketten. Niye bilmiyorum. Bir sahnede kullanılacaktır heralde.

Şehir merkezine uzak bir köy burası. Etrafta modern dünyaya ait hiçbir araç gereç yok. Dekoru çok iyi kurulmuş. Ağaç ve otlardan yapılmış birkaç kulübe var, kulübenin içinde birkaç kapkacak, deriden yapılmış birkaç eşya. Sahnenin tam ortasında da içinde ateş yanan bir çardak. Ateşte bir şey pişiyor. ‘Nedir?’ diye soruyorum, ‘böcek, tırtıl diyor’ rehberimiz, ‘yemek için, bunları yiyerek besleniyorlar’. Hatta içlerinden biri yiyor o sırada. Kesin dublördür, çünkü sanat için de olsa hiçbir oyuncu böcek yemez heralde. Çevredeki ağaç yapraklarında çok oluyormuş bu tırtıllardan. Közde kızartıp(!) yiyorlarmış. ‘Kızartması değil asıl yahnisi güzel olur tırtılın’ diyesim geliyor ama susuyorum. Dedim ya oyuncular çok ciddi, adeta role kendilerini kaptırmışlar.

Oyuncuların makyajları çok iyi yapılmış.  Tenlerinin kırmızı renkte olması vücutlarına sürdükleri bitkisel bir karışımdan kaynaklanıyormuş. Kadınlar aynı karışımla saçlarını da örmüşler. Bu karışım onları hem güneşten, hem de pislikten arındırıp, mikroplardan ve hastalıklardan koruyormuş. Çünkü doğduklarından beri hiç yıkanmamışlar. Az miktarda buldukları suyu sadece içmek için kullanıyorlar. Kil, ağaç yaprakları ve hayvansal bir yağla yaptıkları bu karışımın ağır, kötü bir kokusu var. Bu yüzden yanlarına pek yaklaşamıyoruz. Makyaj ekibini tebrik etmek lazım, herkes çok gerçekçi görünüyor.

Kostümler de iyi tasarlanmış. Gerek erkek gerekse kadınların günlük yaşamlarında kıyafet giyme kavramı pek yok. Kadınlar bellerine bir peştamal bağlayarak örtünmüşler, ama üstleri çıplak. Geleneksel giyim tarzlarıymış bu. Boyunlarında ve kollarında değişik takılar var. Ayaklarında da bileklerini kapatan halhal gibi bir şey var. Bu halhala bağlı olan iplerin bir anlamı da varmış. Bir çocuğu olan kadınlar bir tane, birden çok çocuğu olanlar ise iki tane bağlıyormuş iplerden.

Dekor çok iyi kurulmuş, makyaj ve kostümler çok gerçekçi, oyuncular ‘Oscar’lık performans gösteriyor. Yalnız bir şey dikkatimi çekiyor. Bu filmi çeken kameralar yok!

previous arrow
next arrow
ArrowArrow
Slider

 

Orijinal Afrika kabilesi Himbalar, Namibya’nın kuzeyinde Opuwo şehrinde yaşıyorlar. Asıl vatanları Angola’ymış. Ancak savaşlar, katliamlar ve ülke içi karışıklıklar dolayısı ile birkaç kez iki ülke arasında göç yaşamışlar. Şu an yaşadıkları Opuwo şehri, kendi dillerinde ‘yeter’ demekmiş. ‘Yeter, artık’ deyip buraya yerleşmişler.

Opuwo’da irili ufaklı birçok Himba köyü var. Bizim gittiğimiz üç haneli bir köydü. Ve sanki bir film setindeydik. Böyle bir yaşamın gerçekliğini kabul etmek kolay değildi, elimizde fotoğraf makineleri, cebimizde telefon olan bizler için. Ağaçlardan böcek toplamak, internetten yemek sipariş etmeye hiç benzemiyordu. Beğenmeyip tabağın kenarına ayırdığımız kerevizi, enginarı hiç görmeyen ve yemediğimizden bir hafta buzdolabında kalan, sonra da koktuğu için çöpe attığımız yemekleri bulamayan insanlardı bunlar. Ama biz anlayamazdık. Bizim için buradaki her şey rol icabıydı.

21. yüzyılda Himba köylerinde hayat en ilkel haliyle sürüyor. Tıpkı dünyanın gözünden uzak kara kıta Afrika’da aynı kaderi yaşayan binlerce insan gibi. Ve hiçbirinin karınlarını doyurmaktan başka amacı yok.

Gelirken aldığımız erzakları bırakıp, ayrıldık oradan. Onları kendi dünyalarında bırakarak, kendi çağımıza dönerek.

Afrika’da çocuk olmak… Şu bir gerçek; Afrika’da milyonlarca insan beyaz tenli doğmak için nelerini vermezdi ki.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.